Cenâze defnedildikten sonra uygun olan bir vakitte, ölen kişi için dost ve yakınları toplanıp tevhid çekerler. Çekecekleri tevhidin toplam sayısı katılan kişi sayısına bölünerek hesaplanır ve o sayıda çekilir. Bu tevhid toplantısına başlamadan önce bir aşır Kur’ân-ı Kerîm okunur. Sonra şunlar, sayısına göre okunarak tamamlanır:
a. 1000 adet, ″Estağfirullah el-azîm.″
b. 1000 adet, Salâvat-ı Şerife: ″Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.″
c. 1000 adet, Fâtiha Sûresi.
d. 1000 adet, İhlâs Sûresi.
e. 80000 adet, Kelime-i Tevhid: ″Lâ ilâhe illallâh.″
Tevhid’in okunması tamamlanınca yine bir aşır Kur’ân-ı Kerîm okunarak ölünün affı için genel bir duâ yapılır ve sevabı ölen kimseye bağışlanır.
Hâli vakti yerinde olanların, kurban kesip yemek yaptırarak o çevrede bulunan fakir, kimsesiz, dul ve yetimleri özellikle dâvet edip, yemek yedirmeleri ölü için çok hayırlıdır. Bu arada ilâhi, kaside okuyarak, zikrullah yaparak mevlut okutulması ölü için çok sevap olur.
Ölü için Tevhid çekmek ve Kur’ân okumak, yalnız Allah rızâsı için olmalıdır. Bunlar yapılırken kimseden bir menfaat beklenmez. Bunun karşılığı, ancak Allah’u Teâlâ’dan beklenir. Bu husus nakledilen bir Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:
أَنَّهُ مَرَّ عَلَى قَارِئٍ يَقْرَأُ القُرآنَ ثُمَّ يَسْألُ النَّاسَ بِهِ فاسْتَرْجَعَ وَقالَ: سَمِعْتُ رَسُولُ اللّٰهِ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يقُولُ: مَنْ قَرَأَ الْقُرآنَ فَلْيَسْأَلِ اللّٰهَ بِهِ سَيَجِئُ أَقْوَامٌ يَقْرَأُونَ الْقُرآنَ وَيَسْأَلُونَ بِهِ النَّاسَ (ت عن عمران بن حصين )
İmran İbn-i Husayn Radiyallâhu anhu, Kur’ân okuyan arkasından da buna mukabil halktan dünyâlık talep eden birine rastlamıştı. ″İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!″213 deyip arkasından şu açıklamayı yaptı: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işitmiştim: ″Kim Kur’ân okursa isteyeceğini Allah’tan istesin. Zîrâ birtakım insanlar zuhur edecek, onlar Kur’ân okuyup, okudukları mukabilinde halktan dünyâlık isteyecekler.″214
Tabiundan el-Hasan’ül-Basri Hazretleri (ö. 110/726) diyor ki: ″Kur’an okuyucuları üç gurupta mütala edilir:
1. Bir gurup vardır ki, bunlar Kur’an kıraatini geçimlerine vasıta yapıp bu yoldaki kazançlarıyla hayatlarını sürdürürler. Bunlar dilenci gurubudur.
2. Diğer bir gurup vardır ki, bunlar bütün tecvid kaidelerine de uyarak okumayı başarırlar, ama Kur’anla amel etmezler, onu istismar ederek halkın kendilerine rağbetini sağlarlar. Devlet adamlarının bu sayede teveccühlerini elde ederler. Bu sınıfın çoğunu hafızlar teşkil eder. Allah onların sayısını arttırmasın.
3. Diğer bir gurup Kur’an okuyanlar vardır ki, onlar Kur’anın ilahi feyzine yönelmişlerdir. Kalplerine arız olan hastalıkları bu feyizle tedavi ederler, dâimâ Allah’tan korkarlar. Şiarları (alametleri) ciddiyet ve vakardır. Allah onları rahmetiyle yüceltsin ve düşmanlarına üstün kılsın. Ancak, Allah’a yemin ederim ki Hamele-i Kur’an’ın (Alimlerin) bu sınıfından olanlar parmakla gösterecek kadar azdır ve her biri bir değerdir.215
Ancak hiçbir îmâ ve istekte bulunmadan cenâze sahibinin gönüllü, hediye olarak verdiği her türlü malın alınmasında bir mahsur yoktur.
Cenâzenin defninden sonra yedisi, kırkı, ve elli ikisi gibi bir şey olmadığından cenâze sahibinin kendisince münasip göreceği bir şey yapması daha uygundur. Daha sonra müsait bir zamanda isterse hatim de yaptırır.
Hülâsa, ölünün ruhu için sadaka vermek, Kur’an okumak, herhangi bir ibâdeti yaparak sevabını ölünün ruhuna bağışlamak İslami-yette meşrudur. Fakat sadaka zarurette kalmış muhtaçların ihtiyacını temin için verilen şeydir.
Böylece ölünün 52. gece merasimi ve duâsı diye yapılan uygulama, maddi menfeat umularak yapılan çok çirkin bir bid’attır. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere sadece Allah rızâsı için maddi beklenti olmaksızın ölen kişiye, yapılacak her türlü hayır zaman gözetilmeksizin yapılmalıdır. Bir gün belirlemek ve özellikle o günlerde törenler yapmak hurafedir. Bu hurafelerin yazılı bulunduğu ″vasiyetname″ kitabının yanlış ve asılsız olduğunu Diyanet İşleri Başkanlığının neşretmiş olduğu ″vasiyetnameyi tenkit″ adlı eseri ile beyan etmiştir.
Günümüzde islami gelenekleri, hattâ sünnetleri bir kenara iterek, nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen bir takım safsataları (bilmeyerekte olsa) yaşatmak arzusunu duyan ailelere rastlanmaktadır. Bu insanlar işin neden ve niçinini düşünmeden; kimden ne duymuşlarsa onu kapmışlar ve kimde ne görmüşlerse onu yapmışlar.
İnsanoğlu hayır yapmak arzusunu duyuyorsa, bu işin aslını bir bilenden sormalıdır. İsmi geçen bu günler hakkında: Ne bir ayet-i celile ne bir hadis-i şerif ne de fıkhi bir görüş yoktur.
Bu konu hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
مَا الْمَيِّتُ فِي قَبْرِهِ اِلَّا شِبْهَ الْغَرِيقِ المُتَغَوِّثُ يَنْتَظِرً دَعْوَةً مِنْ أَبٍ أَوْ أُمٍّ أَوْ وَلَدٍ أَوْ صَدِيقٍ ثِقَةٍ فَإذَا لَحِقَتْهُ، كَانَ أَحَبُّ اِلَيْهِ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا وَاِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيَدْخِلُ عَلَى أَهْلِ الْقُبُورِ مِنْ دُعَاءِ أَهْلِ الدُّنْيَا أَمْثَالَ الْجِبَالَ وَ اِنَّ هَدِيَّةَ الْأَحْيَاءِ اِلَى الْاَمْوَاتِ الْاِسْتِغْفَارُ لَهُمْ وَالصَّدَقَةُ عَنْهُمْ (الديلمى عن ابن عباس)
″Kabrindeki ölü, boğulmakta olup da imdat bekleyen kişiye benzer. Dâimâ babadan, anneden, evlattan veya sadık dosttan duâ bekler. Bu duâ ona ulaştığı zaman, bu ona dünya ve içindekilerden hayırlı olur. Allah’u Teâlâ kabir ehline dünyâ ehli tarafından yapılan duâları, dağlar hâline getirip kabre öyle sokar. Dirilerin ölülere gönderecekleri en büyük hediye, onlar için Allah’tan rahmet dilemek, bir de onlar namına sadaka vermektir.″216
Bizden hayır, hasenat bekleyen bir ölüye, neden kırk veya elli iki gün sonra yardım elimizi uzatmayı düşünüyoruz? Ölü için yapılacak en iyi şey fırsat bulunduğu en kısa zamanda hayır-hasenat yapmaktır.
Dipnotlar
- Sûre-i Bakara, Âyet 156: Bu Âyet-i Kerîme; musîbet ve belâ anında okunur, sünnet-i seniyyedir.
- Sünen-i Tirmizî, Fedâil’ul-Kur’ân 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 19039; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 14788; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 434.
- Ebû Şa’me, el-Mürşid’ul-Veciz, s. 209; Yüce Kitabımız Hz Kur’an, Dr. Tayyar Altıkulaç, TDV yay. s. 57-58.
- Ramuz’ul-Ehadis, 368/10.